31 Tem

Unutulmayanlar Bize Ne Söyler?

Geçmişte yaşanan bir olay; aradan çok zaman geçmiş olmasına rağmen bugün hala bizi olumsuz bir biçimde etkilemeye devam ediyorsa, olayın ruhsal gerçekliğimizde yarattığı olumsuz etkisinin geçmediği anlamına gelir. Geçmişte yaşandığı halde bugünümüzü olumsuz yönde etkileyen bir olayın, yaşam deneyimlerimiz arasına geçmişteki bir anı olarak bırakmamıza engel olan bir anlamı olmalı… Öyle bir anlam ki bize dair söylediği şey; kendimizle ilgili algımızı bozan veya yerle bir eden bir etki yaratabilir. Bizi olduğumuza inandığımız kişiden farklı biri gibi hissettirebilir. Ama buna inanmak istemeyiz çünkü öyle olduğumuza inanırsak şimdiye kadar kurguladığımız benlik artık eskisi gibi olmayacaktır ve henüz biz bu değişime hazır değilizdir.

Benlikle ilgili değişiklikler bizi; alışkanlıklarımız, ilişkilerimiz, seçimlerimiz ve hedeflerimiz konusunda birçok davranışsal değişikliğe zorlar. Bu değişimler kişinin yaşamını iyi ya da kötü yönde etkileyen bir sürece dönüşür. Ancak bu köklü değişim süreci kolay olmadığından birey için bir kriz dönemidir.  Çünkü bu, kişinin kendi benliğini nasıl algıladığıyla ilgili bir değişimdir. Bu nedenle bizi etkileyen bir olay sonrası, çoğunlukla benliğimizi yeniden inşa etmemiz gerekir. Ama bu yeni halin de gerçekliğe uyması beklenir çünkü daha yaşamla uyumlu bir benlik algısının gelişimini sağlar. Örneğin; bir terk edilme yaşantısı sonrasında “ben sevilmeyen biriyim” düşüncesi gelişebilir. Bu öyle inanması zor bir düşüncedir ki, kişi bu fikri bir yere koyamaz. Kendine ilişkin oluşturduğu, ince ince işlediği şimdiye kadarki o mozaik yapıya bu bilgiyi entegre edemez. Olay sürekli zihninde döner. Bu süreç, yeni ve sıra dışı bilgiyi sindirmeye çalışan bir çeşit geviş getirmedir. Aynı zamanda inkâr, suçluluk hisleri, karşı tarafı suçlayan düşünceler, anlamsızlaştırma, umutsuzluk hisleri, bir şeyi değiştiremeyeceğine inanma gibi düşünce ve duygular gelişebilir. Bu, kendi kendimizle ve bazen de olaydan bağımsız çevremizdeki diğer insanlarla içsel bir kavgaya dönüşebilecek oldukça sancılı bir süreçtir. İşlevsiz bir biçimde gerçekten sevilmeyen biri olduğuna ve her an terk edileceğine inanmaya giden bir anlamlandırma yaşanabilir. Bu anlamlandırma kişinin hayatındaki ilişkilerde aşırı önlemler almasına ve sevilmiyor olduğunu düşünmesinin bir sonucu olarak ilişkilerde işlevsiz düşünceler ve tutumlar geliştirmesine neden olabilir. Bu, olasılıkla olumsuz bir senaryo olsa da bazen geçici ya da kalıcı olarak hepimiz böyle bir süreç yaşayabiliriz.

Böyle bir olay sonrası (terk edilme örneği üzerinden..) ilk zamanlar olumsuz duygular hissedilse de olaya ilişkin analizler yapıldıkça kişi olayın kendisiyle ilgisi üzerine farklı düşünceler geliştirebilir. “Sevilmeyen biriyim” düşüncesi öncelikle çok genel bir ifadedir. Ayrıca bir terk edilme olayı tek başına sevilmeyen biri olduğumuzun kanıtı olabilir mi? Bu ilişkinin bitişinin olası nedenleri nelerdir? gibi sorular geçmişte yaşanan ama çözülmemiş bulmacanın doğru soruları olabilir. Kişi, terk edilmeyle ilgili daha gerçekçi bir analize yönelir ve bu durumun kendi benliğine ilişkin kabul edilemez düşüncelerinin yerine daha olayla uyumlu ve gerçeğe yakın düşünceler geliştirmeye başlar. Bu süreçte ise yaşanan olayın olumsuz etkisinden özgürleşme ve olayı yeniden anlamlandırma süreci yaşanır. “Sevilmeyen biriyim” şeklindeki benliğe yabancı bir bilgi yerine; benliğin kabul edip kendine katabileceği bir bilgi doğacaktır. Bu yeni yaşantının kendi gelişimine katkısını gören birey; olayın eski anlamını ait olduğu yere ve zamana bırakıp, dönüşen ya da evrimleşen benliği ile yeni yollar ve zamanlara doğru akacaktır. O artık sevilmeyen biri değil; sadece birlikte bir süre yol aldığı kişiyle yollarını ayırmak durumunda kalan, henüz vedalaşma sürecinde olan, yaşadığı güzel anıların değerini bilen ve önündeki yeni olanakları fark edebilen birisidir. Nitekim her bitiş sadece mezarlık gibi görünen bir toprak değil; canlılık sürdüğü sürece yeni yaşantılar ve benlikleri doğuran verimli bir toprağa da dönüşebilme potansiyeli barındırır.

Sonuç olarak, bizi etkileyen sıra dışı bir olay yaşamış olabiliriz ve bu bizde geçici olarak kendimiz ve dünya hakkında bir sarsıntı yaratmış olabilir. Kendi kendimize ya da çeşitli destekler alarak, olayın anlamını zenginleştirerek bu sarsıntının olumsuz bir etki yaratmasını ve yaşam kalitemizi düşüren bir rol oynamasını engelleme gücüne sahibiz. Hem bu gücümüzü keşfetmek hem de yaşanan sarsıcı olaylar sonrası kendimizi daha güçlü ve bilgece inşa etmenin yolları olduğunu hatırlamak; bu konuda adımlar atmamız, yaşamdaki büyümemiz ve dayanıklılığımız için önemli olacaktır.

Klinik Psikolog Esra Arda

30 Haz

Sinir Sistemine Bir Pencere

TEHLİKEYİ TANIMLAMA: PİŞİRME VE DUMAN DETEKTÖRÜ

Tehlike hayatın olağan bir parçasıdır. Ve beyin de onun tanımlanmasından, verilecek tepkilerin düzenlenmesinden sorumludur. Dış dünyaya ait duyusal bilgiler gözlerimiz, burnumuz, kulaklarımız ve tenimiz aracılığı iletilir. Bu duyumlar, limbik sistemin içindeki bir bölge olan ve beyin içinde tıpkı bir “aşçı” gibi hareket eden talamusta birleşir. Talamus algılarımız aracılığı ile elde edilen tüm girdileri, tamamen harmanlanmış bir otobiyografik çorbaya, bütünsel ve tutarlı bir “ bu bana olan şey” deneyimine dönüştürür. Sonrasında duyumlar iki yöne devredilir;  limbik sistemin daha derininde yer alan, beynin bilinçdışında iki küçük badem şeklindeki amigdalaya ve bilinçli farkındalığımıza ulaşacakları frontal loblara. Sinirbilimci Joseph E. LeDoux çok hızlı olan amigdala yolağını “düşük yol” , ezici bir tehdit oluşturan deneyimin ortasında birkaç milisaniye daha uzun süren frontal korteks yolağını “yüksek yol” olarak adlandırmıştır. Bununla birlikte talamus işlemesi yıkılabilir. Görüntüler, sesler, kokular ve dokunma bölünmüş, izole olarak kodlanır ve normal bellek işlemi parçalanır. Zaman donar ve mevcut tehlike hiç bitmeyecekmiş gibi hissedilir.

“Beynin duman detektörü” olarak adlandırdığım amigdalanın asıl fonksiyonu, gelen girdinin hayatta kalmamız için önemli olup olmadığının tanımlanmasıdır. Amigdalaya, kendisinin yakınındaki bir yapı olan ve yeni girdi ile eski deneyimleri bağlantılandıran hipokampusun geribildirim desteği ile bu işlem çok çabuk ve otomatik olarak gerçekleşir. Eğer amigdala bir tehdit sezer ise – yaklaşmakta olan bir araç ile çarpışma, sokakta tehditkâr görünen bir kişi – hipotalamusa ve beyin sapına anında bir mesaj gönderir, stres hormonu sistemi yeniden düzenlenir ve otonom sinir sistemi (OSS) tüm bedenin vereceği tepkiyi yönetir. Amigdala, talamusdan aldığı bilgileri frontal lobdan daha hızlı işler. Gelen bilginin hayatta kalmamızı tehdit eden bir nitelikte olup olmadığına, biz tehlikenin bilinçli bir şekilde farkına varmadan karar veririz. Ne olduğunun farkına vardığımızda, bedenimiz çoklan harekete geçmiştir bile.

Amigadalanın tehlike sinyalleri kortizol ve adrenalin içeren güçlü stres hormonlarının salgılanmasına sebep olur. Bu hormonlar kalp atışını hızlandırır, kan basıncını ve nefes almayı hızlandırıp bizi savaşmaya ya da kaçmaya hazırlar. Tehlike geçtiğinde beden, hızla kendi normal durumuna döner. Fakat bu engellendiğinde, beden kendini savunmak için tetiklenir; bu kişi tedirgin ve uyanık halde kalır.

“Duman detektörü” tehlikeye dair ipuçlarını toplamakta çok başarılı olmasına karşın, travma belirli bir durumun tehlikeli ya da güvenli olup olmadığı noktasında hatalı yorum yapılması riskini artırır. Niyetlerinin iyi ya da kötü olduğunu doğru değerlendirebildiğiniz ölçüde başkaları ile birlikte olabilirsiniz. Çok küçük bir yanlış anlama dahi sizi ev ve işyerindeki ilişkilerde acı verici yanlış anlamalara götürebilir. Etkin işlevsellik gerektiren karmaşık iş hayatı ya da ele avuca sığmaz çocukların olduğu ev hayatı, insanların ne hissettiğini anlamanızı ve davranışlarınızı kesintisiz olarak bunlara uygun biçimde ayarlamanızı sağlayacak hızlı değerlendirme becerisi gerektirir. Hatalı uyarı sistemi, zararsız yorumlara ya da yüz ifadelerine tepki olarak patlamalar ya da kapanmalara sebep olabilir.

STRES TEPKİSİNİN KONTROL EDİLMESİ: GÖZLEMLEME KULESİ

Eğer amigdala, beyinde duman detektörü ise gözlerimizin hemen üzerinde bulunan medial prefrontal korteksi ve frontal lobları, sahnenin yüksekten görünüşünü sunan gözlem kulesi olarak düşünün.

Normal akışta prefrontal korteksin yönetsel kapasiteleri insanların ne olup bittiğini gözlemleyebilmesini, belli bir şekilde davrandıklarında ve bilinçli bir tercih yaptıklarında ne olabileceğini tahmin edebilmelerini sağlar. Düşüncelerimiz, duygularımız ve hislerimiz üzerinde sakin ve objektif bir şekilde durabilmemiz ve tepki vermek için acele etmememiz yönetsel beynin, duygusal beyne önceden programlanmış fiziksel bağlantılı otomatik tepkileri engellemesine, organize etmesine ve yumuşatmasına yol açar. Bu kapasite diğer insanlar ile olan ilişkilerimizi korumak için çok önemlidir. Frontal loblarımız düzgün çalıştığı sürece, garson servisimizi her geç getirdiğinde ya da sigorta şirketi acentesi bizi beklemeye aldığında öfkelenmeyiz. (Gözlem kulemiz ayrıca bize, başkalarının öfkesinin ve tehditlerinin onların duygusal durumlarının bir fonksiyonu olduğunu söyler.) Bu sistem bozulursa bizler koşullu hayvanlara dönüşürüz. Tehlikeyi sezdiğimiz an, otomatik olarak savaş ya da kaç durumuna geçeriz.

Travma Sonrası Stres Bozukluğunda (TSSB) ise amigdala ile gözlem kulesi arasındaki denge radikal bir şekilde değişir. Bu da duygular ve dürtülerin kontrolünü daha da zorlaştırır.  Son derece duygusal durumdaki insanlarla yapılan beyin görüntüleme çalışmaları yoğun dehşet, üzüntü ve öfkenin duygular ile ilgili subkortikal beyin bölgelerinin etkinliğini arttırdığını ve frontal lobdaki birçok bölgenin etkinliğini azalttığını, özellikle de gözlem kulesinin, ortaya çıkarmaktadır. Bu olduğunda frontal lobun engelleyici kapasitesi çöker ve insanlar ”duygularını bırakır”; yüksek sese tepki verirken afallarlar, küçük engellemeler ile çileden çıkarlar ya da birisi onlara dokunduğunda donakalırlar.

Stresle etkin baş edebilmek duman detektörü ile gözlem kulesi arasındaki dengenin sağlanmasına bağlıdır. Duygularınızı daha iyi idare etmek istiyorsanız beyniniz size iki seçenek sunar;  onların işleyişini yukardan aşağı ya da aşağıdan yukarı doğru nasıl düzene sokacağınızı öğrenebilirsiniz.

Travmatik stresin anlaşılması ve tedavisinde, işleyişin yukarıdan aşağı ve aşağıdan yukarı doğru düzene sokulması arasındaki farkın bilinmesi merkezi öneme sahiptir. İşleyişin yukarıdan aşağı düzene sokulması, gözlem kulesinin bedeninizdeki duyumları gözlemleme kapasitesinin güçlendirilmesini kapsar. Farkındalık / dikkatlilik (mindfulness), meditasyon ve yoga buna yardımcı olabilir. İşleyişin aşağıdan yukarı düzene sokulması, Otonom Sinir Sistemi’nin (OSS) yeniden kalibre edilmesini kapsar. Hareket, nefes ve dokunma ile OSS’ ye erişebiliriz. Solunum hem otomatik hem de bilinçli kontrol altında olan az sayıdaki vücut işlevinden biridir.

SİNİR SİSTEMİNE BİR PENCERE

Bir konuşma esnasında içgüdüsel olarak kaydettiğimiz bütün küçük işaretler (diğer kişinin yüzündeki kas değişimleri ve gerilimler, göz hareketleri ve gözbebeği genişlemesi, sesin şiddet ve hızı) ve kendi bedenimizdeki dalgalanmalar (salya üretimi, yutkunma, nefes alma ve nabız) tek düzenleyici sistem ile bağlantılıdır. Hepsi OSS – Otonom Sinir Sistemi’nin (Autonomic Nervous System) iki kolu arasındaki eşzamanlılığın bir ürünüdür; vücudun hızlandırıcısı olarak sempatik ve onun freni olarak hizmet veren parasempatik. Bunlar Darwin’in sözünü ettiği karşıt işteşliklerdir ve birlikte çalıştıklarında vücudun enerji akışının yönetilmesinde önemli rol oynarlar; biri onu harcanmaya hazırlanırken, diğeri korunmasını sağlar.

SSS – Sempatik Sinir Sistemi (Sympathetic Nervous System) savaş ya da kaç tepkilerini (Darwin’in “kaçma ya da kaçınma davranışı olarak tanımladığı) kapsayan uyarılmadan sorumludur. Yaklaşık olarak 2.000 yıl önce, Romalı fizikçi Galen, onun duygularla (sympathos)  çalıştığını gözlediği için, “sympathetic” ismi vermiştir. SSS hızlı hareket edebilmeyi sağlamak için kanın kaslara gitmesini sağlar, kan basıncını artmasına ve nabzın hızlanmasına sebep olacak adrenalinin fışkırtılması için adrenal bezlerini bir ölçüde tetikler.

Otonom Sinir Sistemi’nin diğer kolu olan Parasempatik (Parasympathetic – duyguya karşı) Sinir Sistemi – PSS (Parasympathetic Nervous System) ise sindirim ve yaraların iyileşmesi gibi kendini korumaya yönelik işlevleri harekete geçirir.  Uyarılmışlık halinin frenlenmesi, nabzın yavaşlaması, kasları gevşemesi ve nefes alma hızının normale dönmesi için asetilkolin salınmasını tetikler. Darwin’in belirttiği gibi besleme, korunma ve çiftleşme eylemleri OSS’ye bağlıdır.

Derin bir nefes aldığınızda SSS’ yi aktif hale getirirsiniz. Adrenalin salınımının artması ile nabzınız hızlanır. Bu, neden birçok atletin yarışmaya başlamadan önce birkaç kez kısa, derin nefes aldığını açıklıyor. Nefesi dışarı vermek ise tersine, OSS’ yi devreye sokar ve nabzı yavaşlar. Eğer bir yoga ya da meditasyon dersi alırsanız; derin, uzun nefes verişler sakinleşmenize yardımcı olacağı için eğitmeniniz nefes verişinize özellikle dikkat etmenizi önerecektir. Nefes alırken sürekli olarak kalbimizi hızlandırıp yavaşlatırız ve bundan dolayı da ardı ardına gelen iki atış arasındaki aralık kesinlikle aynı değildir. Nabız Değişkenliği – ND (Herat Rate Variability) olarak adlandırılan bir ölçüm kullanılarak bu sistemin esnekliği test edilebilir. İyi ND (dalgalanma ne kadar çok, o kadar iyi), uyarılma sisteminizdeki fren ve hızlandırıcıların her ikisinin de çok iyi ve uyum içinde çalıştığının göstergesidir.

Van Der Kolk, B.(2015), Body Keeps The Score. Brain, Mind and Body in The Healing of Trauma.  (s.79). USA: Penguin Books.

Özet Çeviri: Sündüz ATAY

30 Nis

EMDR

Sündüz Atay
(Eye Movement Desensitization and Reprocessing – Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)

1980’li yıllarda Francine Shapiro tarafından geliştirilmiş EMDR tekniği; psikodinamik, bilişsel, davranışsal, danışan merkezli yaklaşımlar gibi çok iyi bilinen farklı terapi yöntemini ve aile sistemleri, bilişsel – davranışçı, beden temelli birçok psikoloji teorisini içinde barındıran bütünleştirici bir terapi yaklaşımıdır.

EMDR terapisinin yapı taşı niteliğindeki Adaptif Bilgi İşleme’ ye göre her insan sağlıklı, bütünlük içinde (davranışsal, bilişsel, bedensel) olma eğilimindedir ve aynı zamanda içsel olarak bunu başarabilme kapasitesine sahiptir. Bu bağlamda deneyimlediğimiz her yaşantı aracılığıyla beynimize ulaşan malzeme işlenir ve işlevsel bilgi haline getirilir. Bir başka deyişle deneyimlenen yaşantı ile ilgili öğrenme meydana gelir ve ileride kişinin uyumlu tepkiler vermesinde kullanılmak üzere depolanır. Peki ya işler yolunda gitmezse,
deneyimlenen yaşantılar günlük rutini bozan, kişinin yaşamsal, davranışsal ve bedensel bütünlüğünü tehdit eder, adaptasyon kırılmasına sebep olacak nitelikte olursa? Bu durumda yaşantı sonrasındaki malzeme işlenip mevcut anı ağına entegre edilemez, işlevsel bilgilerle bağlantılı hale gelemez ve istenen öğrenme gerçekleşemez, tüm bu malzeme zamanda donmuş gibi kalır. Bu olumsuz yaşantıya dair tüm malzeme (duygular, düşünceler, imgeler, sesler, beden duyumları ) ham halleriyle, işlenmeden depolanırlar. İzole olarak depolanmış bu anılar gelecekte yaşanacak durumlarla tetiklenir ve uygunsuz zamanlarda aktif hale gelir. Yani fonksiyonel olmayan bu malzeme / deneyim tetiklendiğinde verilen tepki durumla uyumlu değildir. Travma tedavisinin amacı zamanda donmuş bu uyumsuz malzemenin çözülmesini ve nöral sistemdeki ilgili, uyumlu anı ağına bağlanmasını sağlamaktır.

Read More

18 Şub

Süreç Odaklı Psikoloji

Süreç odaklı psikoloji; kişisel gelişimden danışmanlığa, psikoterapiden grup çalışmalarına kadar geniş bir alana yayılan teorik ve pratik yaklaşımlardan biridir. Amerika’da süreç çalışması olarak bilinen yaklaşım, Avrupa ve Asya’da süreç odaklı psikoloji olarak adlandırılmaktadır.

Süreç odaklı psikoloji, 1970’li yılların sonunda o sıralar Jung analizi üzerine çalışan Arnold Mindell tarafından oluşturulmuştur. Bu yaklaşımın temelleri; Mindell’e başvuran danışanların gece görülen rüyalarının somatik ağrılarına, özellikle fiziksel belirtilerine yansımasının gözlemlenmesine dayanmaktadır.

Read More

09 Ara

Narratif Psikoterapi

Narratif (öyküsel, anlatısal) yaklaşım (İngilizce – narrative); insan hayatının ve kişilerarası ilişkilerinin, sosyal etkileşim süreci sonucu şekillendiği varsayımına dayanarak ortaya çıkan, danışmanlık ve sosyal ilişkiler alanlarında etkin olan akımdır.

Psikoterapide narratif yaklaşımın temelleri Avustralyalı Michael White ve Yeni Zelandalı David Epstone tarafından ortaya atılmıştır. Okyanus ötesinden bu iki aile terapistinin birlikte çalışması sonucu, 1989 yılında “Literate Means to Therapeutic Ends” ve 1990 yılında “Narrative Means to Therapeutic Ends” isimli kitaplarının yayınlanmasından kısa süre sonra öyküsel yaklaşım dünyanın birçok ülkesinden psikoterapistler tarafından tanınmıştır.

Read More

12 Kas

Klinik Psikoloji

Klinik psikoloji, psikoloji biliminin psikiyatriyle sınırında yer alarak bireysel özellikleri, ilgili tıbbi olgular ışığında incelemektedir. Klinik psikologlar bireysel olarak yetişkinler ve çocuklarla, çiftlerle ve ailelerle, ayrıca gruplarla çalışabilmektedirler.

Klinik psikolojinin alanı, ruh sağlığının değerlendirilmesi, psikolojik problemlerin anlaşılmasına yönelik bilimsel araştırmaların gerçekleştirilmesi, psikoterapiye uygunluk değerlendirilmesinin yapılması ve psikolojik destek hizmeti vermesi vb. çalışmaları içermektedir. Klinik psikolojinin psikoterapötik yöntemleri arasında danışmanlık, bireysel psikoterapi, aile psikoterapisi, aile danışmanlığı ve uyum sorunu yaşayan insanlara yönelik çeşitli destek türleri (psikolojik destek, danışmanlık, psikoeğitim vb.) sayılabilir.

Klinik psikoloji terimi ilk kez Amerikalı psikolog Lightner Witmer (1867-1956) tarafından kullanılmıştır. Witmer, klinik psikolojiyi “bireylerde değişiklik yapılması amacıyla onların gözlem ve deneyler vasıtasıyla incelenmesi” olarak tanımlamıştır.

Read More

30 Eki

Rosenhan Deneyi

1973’te Amerikalı psikolog David L. Rosenhan, sonraki yıllarda Birleşik Devletlerde psikiyatrik tanılamaya olan güvenin sarsılmasına sebep olacak bir deney yapıyor. Rosenhan’ın Science dergisinde yayınlanan “On Being Sane In Insane Places” adlı makalesi psikiyatrik tanılama konusunda en önemli eleştiri makalelerinden biri olarak halen kabul görüyor.

Rosenhan deneyinin ilk aşamasında, 8 “hasta” (psikoloji yüksek lisans öğrencisi, pediatrist, psikiyatr, ressam, ev hanımı ve 3 psikolog) uydurma isim-soy isim kullanarak A.B.D.’deki 5 ayrı eyalette bulunan 12 farklı akıl hastalıkları hastanesine “bazı sesler duydukları” nedeniyle başvuruda bulunmuşlar. Başvuruda bulunan “yalancı hasta”ların tamamı çeşitli psikiyatrik bozukluk tanılarıyla hastanelere yatırılmışlar. Hastaneye yatış sonrası hastaların tamamı normal davranışlar sergilemiş ve hastane personeline artık hiçbir ses duymadıklarını bildirmişler. Buna rağmen hastanedeki uzmanlar yanlış tanı koyduklarını fark edemedikleri gibi normal davranışları da hastalıklarının belirtileri olarak yorumlamışlar. “Yalancı hastalar”dan bazıları hastanede birkaç ay geçirmişler. Ancak hasta olduklarını kabul ettikten ve yazılan antipsikotik ilaçları kullanmaya söz verdikten sonra “yalancı hastalar”a, hastaneden ayrılmalarına izin verilmiş.

Read More

07 Eki

Nellie Bly

Elizabeth Jane Cochran 5  Mayıs 1864’de Pittsburg’dan 65 km. uzaklıktaki Cochran’s Mills, Armstrong-Pensilvaniya’da dünyaya göz açtı. Eskiden savcı olan babasını 6 yaşındayken kaybetti. Üç yıl sonra annesi tekrar evlendi ve kızı 14 yaşına girdiğinde boşandı. Elizabeth Jane genç kızken soyadını Cochrane olarak değiştirdi.

1880 yılında ailesiyle Pittsburgh’a taşındı, 1885 yılında ‘Pittsburgh Dispatch’ gazetesinde çalışmaya başlama öyküsü ise ilginçti. Gazetede kadın ayrımcılığı içeren bir makaleye öfkelenip yazdığı eleştiri mektubundan etkilenen yazı işleri müdürü ona iş teklifi etmişti. Kadın gazeteciler sıklıkla edebi mahlas kullanarak yazılarını imzalarlardı. Steven Foster’in o zamanlar meşhur Nelly Bly şarkısından etkilenerek Nellie Bly takma adını seçti. –  www.youtube.com/watch?v=2N5OmowgehU

İlk zamanlarda Bly, Pittsburgh fabrikalarında çalışan kadınların zorlu çalışma koşulları, varoşlardaki insanların yaşamı ve benzeri konularla ilgili yazılar yazıyordu; oysa gazete yönetiminin kadın bir yazardan beklentisi moda, bahçıvanlık, sosyete hayatı ile ilgili makalelerdi. Bu durumdan hoşnut olmayan Bly, 1886-1887 yılları arası Meksika’da bulunarak gazeteye rüşvet, zorbalık, fakirlik konularında yazılar gönderiyordu. Makalelerinden birinde Meksika Hükümeti aleyhinde eleştiride bulunan bir gazetecinin tutuklanmasına karşı çıkan Nellie Bly, sınırdışı edilerek Amerika’ya döndü. 1888 yılında “Meksika’da altı ay” isimli derlemede Meksika makalelerini toplu yayınladı.

Read More

29 Eyl

Geştalt Terapisi

Geştalt-terapi, ana yöntemleri psikiyatr Fritz Perls (Friedrich Salomon Perls) tarafından ortaya atılmış psikoterapi akımlarından biridir. Fritz Perls geştalt-terapinin, Binswanger’in varoluşçu analizi ve Frankl’ın logoterapisi ile birlikte çağının en önemli üç varoluşçu terapi yöntemlerinden biri olduğunu düşünüyordu. Geştalt-terapinin temel mantığı: ruhsal aygıtın kendi kendini düzenleyebilmesi; organizmanın çevresine yaşamsal uyum sağlayabilmesi ve insanın beklenti, niyet ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenebilmesi ilkelerine dayanıyor.

Terapistin esas rolü danışanın ‘burada ve şimdi’ olanı kavramaya odaklanmasını, olayları yorumlama denemelerini kontrol etmesini, ihtiyaçları ortaya çıkarıcı duygulara dikkat etmesini ve ihtiyaçların karşılanma veya karşılanmama olasılıklarının kendi sorumluluğunda olduğunu bilmesini sağlamaktır. Bazı geştaltçı terapistlere göre ise, doğru kurgulanmış bir geştalt terapi seansında danışan, psikanalizde olduğu kadar direnç göstermiyor.

Read More

05 Eyl

Hümanistik Psikoloji

Hümanistik psikoloji – çağdaş psikolojide özellikle insanın anlamsal yapısının araştırılmasına odaklanan yaklaşımlar dizisidir. Hümanistik psikolojide esas analiz malzemesi olarak yüksek değerler, kişilik yenilenmesi, sanat, sevgi, özgürlük, sorumluluk, otonomi, ruh sağlığı gibi temalar kullanılmaktadır.

Hümanistik psikoloji, bağımsız bir akım olarak 1960-lı yılların başında, Amerika’da davranışçılığın ve psikanalizin dominantlığına tepki olarak gelişti ve “üçüncü güç” olarak isimlendirildi. Bu yaklaşıma Abraham Maslow, Carl Rogers, Rollo May gibi isimler öncülük etmişlerdir. Hümanistik psikoloji varoluşçuluğa dayanmaktadır.

Hümanistik psikoloji metodolojik olarak aşağıdaki şekilde formüle edilebilir:

  • Bireysel olaylar da değerlidir.
  • En önemli psikolojik gerçeklik, insanın yaşadıklarıdır.
  • İnsan hayatı benzersiz bir süreçtir
  • İnsan kendini gerçekleştirebilir.
  • İnsan psikolojisi sadece içsel durumlarla açıklanamaz.

Bazı psikoterapötik ve pedagojik yaklaşımlar da hümanistik psikolojinin temelleri üzerine inşa edilmiştir.

Read More